1. Sınıf Annelerine Özel

Bir akşam, çocuğunuz bunalmış, ağlamaklı, siz de çıldırmış halde bulmuşsanız ve şimdi pişmanlıklar yaşıyorsanız bu yazıyı okumanın tam zamanı.

12_17_-_three_strategies_to_end_homework_wars-1024x683

Sevgili 1. Sınıf anneleri!

Çocuğunuz için yepyeni bir dönem. Değişimler, her zaman olduğu gibi  gene zorlayıcı. Eminim, daha dün gibi hatırınızdadır, hafta hafta, ay ay yaşanan değişimleri. Ek gıdaya geçişler, dişlerin çıkması, yürüme , konuşmaya başlama, tuvalet alışkanlığı. Hepsi de , hem sizin için hem de çocuğunuz için sıkıntılı dönemlerdi ama hepsi bir şekilde atlatıldı. Çocuğunuz yemek yiyior, yürüyor, dişleri çıktı,değil mi? Hepsini başardı.

Şimdi sıra okuma yazmayı öğrenmede. Elbette hiç bir dönemi kolay olmadığı gibi bu dönem de kolay olmayacaktır. Çünkü çocuğunuz hala oyun çocuğu aslında. Oynamak istiyor. 40 dk. bir sırada oturmak istemiyor. Eğlenmek, arkadaşlarıyla şakalaşmak, bahçede top oynamak istiyor ama  eğitimi sistemimiz ona tüm gün okulda olmasını bir sırada oturmasını ve a, e, l, n yazması için zorluyor.  Kendinizi hatırlayın. Siz okumayı kolay öğrenmiş miydiniz? Şimdilerde, çocukların daha erken yaşta okula başladığını düşünürsek siz onun yaşındayken muhtemelen evde, sokakta oyun oynuyordunuz.

İster istemez başka çocuklarla kıyaslıyoruz çocuğumuzu. Sınıfta okumayı yazmayı bilen çocuk var mı? Kim öğretti, kendisi mi öğrendi? Heceleyerek okuyanlar nasıl okuyor? Seviyeleri?…

 Kıyaslamanın sonu yok.

hateshomework-20150827165832-jpg-q75dx720y432u1r1ggc

Okuma yazma serüvenini ikinci kez yaşayan bir anne olarak  naçizane deneyim paylaşımlarım olacak.

  • Her çocuğun gelişimi farklıdır. Nasıl ki her çocuk yürümeyi, konuşmayı farklı ayarda yaptıysa okumayı sökmesi de  aynı dönemde olmayabilir, olmayacaktır da. Her çocuğun hazırbulunuşluluğu farklıdır.
  • Sabırlı ve sakin olun. Bir akşamda okumayı yazmayı öğrenmesini beklemeyin . Bu nedenle bir defa da çok alıştırma yapmaktansa azar azar her gün alıştırma yapmak, kitap okumak da etkilidir. İstikrar önemlidir.
  • Muhtemelen çocuğunuz ödev yapmayı da sevmeyecektir. Hele ki okul öncesi eğitimi aldıysa çizgi çizmekten bıkmıştır. Okulda bütün gün yaptığı şeyleri akşam yapmak istememesi de bence gayet doğal. Ödev yapmak istemeyen çocuğu ödev yapmasını sağlamak ile zorlamak arasında da o kadar ince bir çizgi var ki, muhtemelen siz bu sınırı kolayca aşmış olacak ve kendinizi çocuğunuzla çatışma halinde bulacaksınızdır. Bu noktaya dikkat! Aslında en güzeli tüm gün eğitim gören çocuklara ödev verilmemesi. Yani sabah 8’de okulda, akşam 5’te evde olan çocuğa bir de ödev  .. Üzerinde düşünülmesi gerekiyor!!!
  • Öğretmenin görevini üstlenmeyin. Siz annesiniz, babasınız.
  • Şunu unutmayın! Çocuğunuz mutlaka okuma yazmayı öğrenecek. Biraz daha zamana ihtiyacı olabilir. Ona bu zamanı tanıyın!

 

Parmak Boyasını Bir De Böyle Deneyin!

Sosyal medyada paylaşılan videoyu izleyince, “Aaaa neden biz de yapmaylım dedik ve işe koyulduk. Tabi adamcağızın boyadan görünmeyen elleri gibi kayıp gitmese de parmaklarımız, kendimize özgü bir eser çıkarttık sonunda ve çok şey öğrendik. Mesela öyle normal resim kağıdına parmakla resim çizmeye kalkarsan öyle elin kayıp gitmiyormuş. Neymiş kayan bir şeyin üstüne resim yapmak lazımmış. Bunun dışında boyayı dağıtmak için bir şey kullanıyormuş. Bir de bez var elinde. (Bu çok kolaydı:)

Bu durumda ne yapılır? Bilgisayar ekranına iyice yaklaşılır ve adam neyin üstüne resim yapıyor, ne döküyor iyice incelenir. Bir şeye benzettiysen gerisi kolay. Bizim sonuçlar şöyle;

1-Plastik bir levha.

Ding donngg !!! Şimdi o plastik levhayı nerden bulacağız?

Düşünme araştırma ve hatta bulma kısımları anneye düşer. Bu arada gaipten sesler… ” Nereye koyduysan ordaaadıırrr!!! O sırada annenin beyni, evin bütün araç gereç kısımlarını taradı, gizli kalmış köşeleri araştırdı, bir köşeye atılmış bir daha bir işe yaramaz denilen malzeme kolilerini talan etti.

IMG_20140920_164135Veee sonuç: Eurekaaa!!!!(evreka/buldum)

Salondaki sol taraftaki üçlü koltuğun,  sol-alt-arka bölümünde bir tanıtım kitapçığının asetat şeklindeki ön ve arka sayfaları kullanılabilir. 🙂

Sorun: Malzeme plastik gibi ama şeffaf!!! Yine ding dong!!!…

Arkasına beyaz fon kağıdı koyar hallederiz… “Hallederiz abi”yi pek severim.

IMG_20140920_1701102-Boyayı inceltmek için kullandığı malzeme yerine de evdeki kolonya ne güne duruyor değil mi? 😉

Diğer malzemeler de sizin yaratıcılığınıza kalmış.

Gene de, ben bir şey analmadım diyorsanız video, resimlerden sonra..:)

IMG_20140920_170606

 

 

 

 

 

Okula Başlama Hikayesi (tecrübeyle yazılmıştır)

Bu, bir sütten ağzı yanın yoğurdu üfleyerek yemesi hikayesi. Kısacası kreş, anasınıfı, okul…hepsine başlama hikayesi.

Hikayemize süttten yanma kısmı ile başlayalım.

Sene 2010, aylardan yine Eylül. Ailenin ilk çocuğu, 3 yaşındadır ve kreşe başlayacaktır. Çok heyeanlıdır. Annesi ondan beter. İkinci çocuğunu dünyaya getireli bir aydan  biraz fazlaca olmuş. Oğlunun kırkı çıkmış, eskilerin dediği gibi seçilmiş artık. Kızı büyümüş de okul yaşına gelmiş, kreşe gidecekmiş hem de çok istekldir, aylardır ne zaman gideceğim diye adeta annesinin başının etini yemiştir. Günler gelir geçer, küçük okullu okula gider gelir, her şey yolundadır. Lakin kader gene yapacağını yapar ve 3 hafta sonra her şey alt üst  olur. Hoplaya zıplaya tavşan misali okula giden kız artık yoktur. Yerine gitmemek için elinden gelen her şeyi yapan, ağlamaları ve yalvarmaları ile apartmanı inlettiği gibi apartman sakinlerinin de yüreğini dağlamaktadır. Anne-baba tecrübesizdir. Prensipleri vardır. 3 yaşında mutlaka okula gidilmesi lazımdır. Hem psikologlar ne diyor, hemen vazgeçmemek lazım. Hem evde biri yeni doğmuş diğeri 3 yaşında iki çocuğa anne tek başına nasıl bakar? Anne ikisine de vakit ayırmamaktan korkar. Çocuk direnir, anne-baba direnir. Diren!

Birkaç gün sonra…Parkta…

Annenin bir kolunda oğlu. Uyuyor. Diğer koluyla da kızının salıncağını sallamaktadır. Günler böyle gelir geçer…

Anlattığım bu hikayenin annesi benim. Bir nevi özeleştiri oldu benim için.  Anne olmadan önce verilen kararlarla anne olduktan sonra bunları uygulamya çalışmanın  ne kadar zor ve  bir o kadar da yanlış olduğunu tecrübe etmiş oldum.  Bu hikayenin sonuçlarından biri de 3 yaşında bile son derece sosyal bir çocuk olan kızımın okuldan aldıktan sonra bana aşırı derece de bağlanması. Kapıdan dışarıya adımımı atamaz oldum. Onu bırakacağım diye hiç bir arkadaşı ile oynamak istemedi. Sürekli birlikte dolaştık. Bu toparlanma süreci 6 ay sürdü. Ertesi yıl ise 4 yaşındayken başladığı okulda bir gün bile ağlamadı ve gitmeyeceğim diye direnmedi.

Şimdi de hikayenin 2. bölümü .

Yoğurdu üfleyerek yeme…

Sene 2013.

Küçük bebek büyümüş 3 yaşında delikanlı olmuş.:)

Aylardan Haziran...

Anne: Oğlumuzu kreşe verelim mi?!???

Baba: Hımm??!!?? Hayır vermeyelim bu sene.

Aylardan Temmuz…

Baba: Oğlumuzu kreşe gönderecek miyiz?

Anne: Hımm!!?? Bilmiyorum! Göndermeyelim, ne dersin?

Aylardan Ağustos…

Anne: Ne yapacağız? Okula verecek miyiz?

Baba: Bilmem ki!…. Yok, bu sene göndermeyelim.

Aylardan Eylül…

Anne-Baba: Göndermiyoruz değil mi? Hayır göndermiyoruz.

Sene 2014. Aylardan Eylül…

1 Gün:

Beğendin mi oğlum okulu?

***********( yorum yok)

2. Gün

Anne gitmyelliiiimmm!!??:(

3. Gün

….gitmeden önce..

Çok heycannlllııyyyım!!!

….okuldan dönüşte….

Çok sıkıcıydı!!!

4. Gün

Bu okulda her şey yasak. Koşmak yasak, bahçeye çıkmak yasak, kapıyı açmak yasak!!!

5. Gün

Oğlum hadi kalk. Okul vaktiiiii!!!

Her şeyi de bana yaptırıyorsunuz!!

6.Gün

Baba … saat sabah 07:30

Hayatım, Taylan bu sabah çok ağladı. Boynuma öyle bir saldı ki…. Çok kötü oldum…:(((

Anne: :(((

Baba … saat sabah 09:10

Hayatım, okulu aradın mı? Çok merak ediyorum.

Anne: Merhaba ben Taylan’ın annesiyim. Oğlum sabah çok ağlamış. Gitmek istememiş. Durumu nasıl çok merak ediyoruz.

Öğretmen: Aaaa ağlamış mı? Biz hiç farketmedik. Gayet normal geldi. Kahvaltısını yaptı. Şimdi de sabah sporundalar…

Anne: ???!!! Whuuuuu! Süper!

7. Gün

Kaç gün kaldı okulun bitmesine!

:)))

Nereye Koyduysan Ordadır!

Bir hafta sonu daha “çalışan annenin ev temizliği sendromu” ile kapatmış bulunmaktayım. Nedir bu sendrom derseniz ,( ki kendilerinden hiç hazzetmediğim halde her hafta sonu bana muasallat oluyorlar), evi sil süpür, her odaya girişte  kendi kendine söylen, sonra bir güzel toparla temizle, çıkarken de bir daha dağıtılmaması etrafta yiyecek yenmemesi konusunu 1954682. kez hatırlat.  Bu işlemler sırasıyla her hafta sonu tekrarlanınca kronik sendrom halini alıyor. Ama söylemeden edemeyeceğim, pazar günü bir çılgınlık yapıp, balkonumdaki sardunyalarımla ilgilendim, hatta daha da fenası artık kendini ağaç olmaya adamış difenbahya bitkisi kesip bir şekle şemale soktum.

Evet yukarıda yazdıklarımda bir tuhaflık tadı var, kabul ediyorum ama neylersin durum vaziyet budur sevgili okur.  Şimdi de bu yazıyı yazarken bir taşla iki kış vurup, hem haftasonu sendromundan hem de pazartesi sendromundan kendimi kurtarmaya çalışıyorum.

Yazının başlığına  gelince, daha önce sevgili kızımın dağınıklığından, her saat başı kıyafet değiştirip, annesine küçük bir giysi dağı yarattığından bahsetmişimdir. Hatta bazen evin bilimum kısımlarına bıraktığı çorap , şort, t-shirt ipuçlarıyla bir dedektifçilik oyunu  bile geliştirebilirsiniz. Yapılan uyarıların, hatırlatmalrın işe yaramadığını bu yazının ortaya çıkmış olmasından anlamışsınızdır.

Hafta sonu hazır çocuklar bilgisayarda bir şeyle karıştırırken, karı-koca iki çift laf edebilelim diye  kahvaltı  sofrasından kalmamaya çalışıyoruz. Ne düşüyorsak artık? Büyü bozulcak falan mı? 🙂 Komik geliyor ama, benim bıdıklardan bir tanesi mutlaka gelir, bir şeyler ister,  bir şey için çağırır, tuvallette her işini kendi yapıyor olmasına rağmen tuvalete gidiyorum diye rapor verir, ( istesen yapmaz), olmadı gelir kucağıma oturur saçımla oynar, biz de öylece kalakalırız. “Biz ne konuşuyorduk yahu?”

Gene benzer bir vaziyette kolumdan çekilip salona zorla götürlmüş ve bir çocuk şarkısı dinlemeye mecbur edildim. Aaa baktım pek hoş, tanıdık bir müzik…  sözler pek manalı …:) Tam bizlik. Zaten bu sözler neredeyse her gün tekrarlanıyordu. Bari müzikle olsun da sanatsal bir yönü olsun değil mi?

-Annnne , aaannnee!

-Çoarabım nerde annneee!

-Nereye koyduysan ordadır!

-Eee nerdeeee, eee neeeerde!

-Nereye koyduysan ordadır!

Tinky, Minky, Kukuli çizgi filminde yer alan bir şarkı. Daha önce rastlamamıştım. Çok beğendim. Hatta anaokul öğretmeni olsam da çocuklarla bu şarkıların dansını yapsak eğlensek ne güzel olur dedim. Hem eğlenceli hem eğitici. İşte şarkılardan bizim beğendiklerimiz. Eşimle sohbetimiz yarıda kaldı ama çocuklarla eğlendik dans ettik, en azından sonraki yarım saattte muhabbeti bölmediler.:)

 

 

 

Annelik Zor Zanaat- Zıpır Sendromu

20140125_152407Hani şu iki yaş sendromu var ya, hatta ben de utanmadan(!) Neymiş Şu Yaş Sendromu diye bir yazı yazmışım evvel zaman içinde. Şimdilerde  ise…Hey gidi eski günler, heyyy! Anne annem dedeme dermiş ki ” Senin burnun biraz uzun, burnunun ucuna bak, nazar değidireceksin çocuklara! Burundaki hikmeti henüz anlayamadım ama acaba benim burnum uzun  mu diye düşünmeden edemiyorum. Zira, şu günlerde, oğlumun dur durak bilmeyen, tükenmeyen enerjisine neden olacak bir uzun burunlu arıyorum da. Hani onu bir bulsam, evdeki perişan dedeyi, anneanneyi, ablayı göstereceğim de… İşte o ben miyim acaba… şu uzun burunlu olan canııım :). Çünkü 2 yaş civarında, ben,” Oğlumun maaşallahı var. Hem erkek çocuk ama de sendrom mendrom bize vız geldi. Ablası bile daha zordu”, derdim. Derdim, derdim de işte insan ne oldum değil ne olacağım demeliymiş. 2 Yaş sendromunu hafiften teğet geçen oğlumun içinde mi kaldı ne, zıpırlıklarıyla aile sakinleri başa çıkamaz oldu. Hele akşam yorgunluktan bitmiş halde olan annemi, kaburgasını acısıyla eli böğründe dolaşan babamı gördükten sonra “Vayyy beee” dedim. Nasıl bir enerjidir bu! Hani, nasıl bir şeyse, ben de istiyorum ondan. Çünkü artık, terlik fırlatan anneye dönüşme korkusu sardı her yanımı.  Ona yetişmek mümkün olmadığı gibi peşinden koşturmak adeta ona eğlence. Kızsan hiç takmıyor, yakaladın mı oh ne ala yeni bir eğlence. Daha ne olsun?  Hadi beni yakalasana, yakalasanaaaa… Sonra bir çene bir çene… Allahım diyorum bunları nerden öğreniyor bu çocuk? Hani kızıyorsun, adeta  gözlerin  pörtleyip kulaklarından ateş çıkıyor, sonra bir laf ediyor. Hı… işte tam orda kalıyorsun? Bir gülme geliyor. Töbe töbeee…

Geçenlerde, metrodayız. Yürüyen merdivenlere yaklaşıyoruz. Bende şimşekler çaktı. Neden mi? Bizim zıpır velette bir kurcalama merakı var, yeni gelişen bir şey değil taa bebekliğinden beri var. Telefonu eline almış, anne bunun içine bakalım mıııı? Şöyel anlatayım, daha kutusundan o akşam çıkarılmış uzaktan kumandalı arabanın içine bakmak için fellik fellik tornovida arayan bir zıpırı gözünüzde canlandırın. Son bir kaç aydır da yürüyen merdivenlerin “stop” düğmelerini gözüne kestirmiş. Sen o sırada metrodan inmiş kendini, çocuğunu, çantanı toparlayıp, kalabalıktan sıyrılmaya çalışıyorsun ya o  hiç durmıyor işte, bir hışım merdivene ulaşmaya çalışıyor. Yetişemedin ya bak neler oluyor. O sakince sakince yukarı çıkan insanların duran merdivenle birlikte şaşkın bir o kadar da kızgın gözlerini üzerinden hissetmek… var ya işte o an  anlatılmaz yaşanır. O anda soğuk terler iniyor sırtımdan. Kızsan, eminim ordan birçok yurdum annesi kınayan gözlerle bana bakacak. Çaktırmamaya çalışarak dişlerim arasından “Taylan bunu niye yapıyorsun? Bak bi’daha yaparsan … ” Bu arada kontrol altına tutmak için kucacağıma almış adeta sıkıştırıyorum ama o ” Ama anneee çok eğlenceli!” demesin mi?  Evet şimdi de aradan bir kaç ay geçince ben de gülüyorum halimize de o gün ağlanacak haldeydim.  Neyse, işte geçenlerde gene bir metro seyahati sonrasında yürüyen merdivenlere yönelmişken bende uyarı çanları çalmaya başladı.

“Geçmişi hatırla, merdiveni hatırlaaa…”

Gaipten sesler …veee tam yaklaşmışken yakalayıp kucağıma aldım. Ohhh, son anda derken o da ne, merdiven duruverdi. Hangi ara hangi saniye, hangi salise çocuğum?!?

Derin nefes al yoluna devam et!

Daha insanlar arkalarını dönemeden ben merdivenlerden çıkıyordum. Heyyt beee! Yaşasın, kimse fark etmedi.

Hem merdivenlerden çıkıyoruz hem de yürüyen merdivenlerden çıkan iki sevgilinin konuşmalarına kulak misafiri oluyorum.

Bayan: Ayy niye durdu ki bu şimdi?Çıkmak da zor!

Erkek: Oluyor böyle şeyler, sevgilim. Hatta bu aralar çok sık oluyor. Geçenlerde Taksim metrosunda da olmuştu.  Boş veeer…

Ben bu delikanlıyı tuttum valla. Anlayışlı çocuk. Hani Allah tamamına erdirirse , bir gün çocukları olursa, anlayışlı baba olur. Eh, bayan da beni anlar herhalde.

Anneyim… Evhamlıyım…

Annelik bu. Keşke kaygısı tuvalet eğitimi ile sınırlı kalsaydı. En azından belli bir kaygılanıp ondan sonra rahatlardık. Oysa kadınların kaygıları, acaba anne olabilecek miyim diye başlıyor. Sonra ardı arkası kesilmiyor. Çocuğum sağlıklı olacak mı… acaba hamileyken ne yesem de daha sağlıklı, daha zeki olsa… klasik müzik dinletsem işe yarar mı… normal doğumdan çok korkuyorum ama  sezaryen yaparsam çocuğum nasıl etkilenir… ya sütüm yetmezse,…kilo almıyor acaba devam sütü versem kötü mü olur… ek gıdaya nasıl geçeceğim… çok ağlıyor diye emziği verdim ama şimdi nasıl bıraktıracağım…. bezi bir türlü bırakmıyor, ne yapacağım… komşunun çocuğu kreşe başlamış ben de göndersem mi, devlet okuluna mı gitse yoksa özele mi, iyi bir öğretmen nasıl bulacağım… SBS’den iyi puan alacak mı… Yani annelerin bütün kaygılarını  yazmaya çalışsam inanın bu yazıya değil bu bloğa sığmaz. Kısacası annelik eşittir kaygı diyebiliriz.  Peki bu hem kendimiz hem de çocuğumuz için kaygı ile nasıl baş edeceğiz?

IMG_7406

İşte Selpak’ın Prof. Dr. Bengi Semerci ile düzenlemiş olduğu ” Anneler ve Evham” konulu sohbetten notlarım:

” 2 aylık bebekler, çevresini tanımıyor, kendi dünyasında yaşıyor. 6 aylık olunca da çevresini tanımaya başlıyorlar. Onunla en çok ilgilenen kişiye alıştıkları için de bu kişiden başkasına gitmek istemiyorlar. Bebeklerde ilk kaygı işte bu dönemde ortaya çıkıyor: “Ayrılık kaygısı”. Bebek annesinden ayrılınca ihtiyaçlarının giderilemeyeceğini düşünüyor. Oysa kadın anneliğe hazır olarak anne olduysa, her şeyi başarabileceğini düşünür ve daha çocuğun ağlamasından onun ihtiyacını anlar.

“Evet bu ağlama şekli acıktığını anlatıyor”,

“Hımm bu defa altı kirlenmiş”,

“Sanırım gazı var”… gibi ağlama şekillerini ayırt edebilir ve bebeğin ihtiyaçlarını zamanında giderebilir. Kaygılı anne ne yapacağını bilemez. Ağlama ile birlikte telaşa düşer, diyor Prof. Dr. Bengi Semerci.

Dediğim gibi annelerin kaygılanacağı durumlar çocuk büyüdükçe azalacağı yerde giderek artar. Yeni yeni konular eklenir.

Annelere sorsak: “Nasıl bir çocuk yetiştirmek istesiniz, diye, istinasız herkes “Kendi ayakları üzerinde durabilen , kendi kendine yetebilen, özgüvenli çocuklar” deriz ama nedense yaptıklarımız bunun tersi oluyor. Her şeyi onların yerine yaparak, sen beceremezsin, dur sana yardım edeyim diyerek böyle çocuklar yetiştiremeyiz. Kaygılarımızı içimizde bastırmalıyız. 

“Bir şeyleri başarabilmeleri için denemeleri lazım.”

Ayrıca bağlılık ile bağımlılık arasındaki farkı iyi ayırt etmek ve dengeyi iyi tutturmak gerekir.

Anneler çocukları ile özdeşleşirler. Kendilerini bir bütün olarak düşünürler. Aşağıdaki konuşma şekillerine mutlaka çevrenizde rastlamışsınızdır.

“Karnemiz bu dönem çok kötü teyzesi?”

“Biraz üşüttük galiba Doktor hanım, boğazımız ağrıyor”

” Maşallah sınavımız çok iyi geçti”

Hafta sonu çok yoğunuz, basketbol kursundan sonra yüzme kursumuz var.

Oysa bunları sadece çocuk yapıyor ama anneler kendilerini çocuklarıyla bir bütün olarak olarak algılıyorlar.

Çocuğun yaptığı davranışları anne kendisine de mal ediyor.  Oysa çocuğun başarıları da başarısızlıkları da ona aittir. Bırakın davranışlarının sorumluluğunu taşısın.

Bir ” Anneciğim neden hırkanı giymedin, üşüteceksin?

Böyle ifadeler de yanlış çocuklarda kavram karmaşasına neden oluyor.  Siz çocuğunuzun annesisiniz, o sizin değil.

Burada bir parantez açıp bir itirafta bulunayım. Benim de çocuklarıma anneciğim diye hitap ettiğim bir dönem oldu. Nasıl oldu bilmiyorum, çünkü böyle hitap edilmesinden hiç hoşlanmıyordum. Sonra etrafımda neredeyse her annenin çocuğuna “anneciğim, annem” şeklinde hitap etmesiyle ben de böyle hitap etmeye başlamışım. Başlamışım diyorum çünkü bunun farkında değildim ta ki kızım “Anne, niye bana anneciğim, diyorsun ben senin anne değilim ki! demesiyle kendime geldim. Sanırım biz anneler bunu annesinin bitanesi, annesinin yavrusu, annesinin… gibi sözler yerine söylüyoruz. Yani bunu gerçek anlamında kullanmıyoruz. Oysa çocuklar düz mantık dediğimiz şekilde kavrıyorlar ve bir kelimenin gerçek anlamı dışında kullanabileceğini ancak ileri yaşlarda kavrayabiliyorlar. Neyse ki bu alışkanlıktan kurtuldum. Bu da her kötü  alışkanlık gibi kolay öğreniliyor ama vazgeçilmesi o kadar kolay olmuyor!!!

Son dönemdeki bilinçli anneler ile ortaya çıkan mükemmel anne olma, iyi çocuk yetiştirmeye çalışma ve bunun sonunda ortaya çıkan kaygılı anneler konusu ile ile ilgili soruya karşılık Prof. Dr. Bengi Semerci’nin cevabı da şöyle oldu:

” Ortalama olmak iyidir, Kaygıları azaltır. Mükemmel olmaya çalışmayın. Herkes hata yapabilir ve yapar da. Önemli olan bu hatayı fark edip düzeltebilmek. Yani düşünce kalkabilmeyi başarabilmek.

“Anne -babalık çok keyifli bir şey”

Keyfini çıkarın. Keyfini çıkartmazsanız  hamallıktan, yükten başka bir şey değil ve unutmayın çocuklar çabuk büyürler, Bir bakmışsınız en keyifli yıllar, en güzel anlar uçup gitmiş.

IMG_7432

 Bunlar da ilginiz çekebilir:

Bir Kardeş Kıskançlığı Hikayesi

Nasıl bir şeydir bu kardeşlik! İnsan şaşırıp kalıyor. Hani sana bunu bir arkadaşın yapsa tek kalemde silecek, belki ömrü-hayatın boyunca onu affetmeyecek, görmek istemeyeceksin.

Lakin kardeş olunca öyle mi?

Öyle değilmiş demek ki, geçen akşam eve geldiğimde bir kaydırak sırası uğruna kavga etmiş çocuklar buldum karşımda. Hani dedemiz anlatmasa onu da anlamayacaktım ya… Evde, tam anlamıyla, asayiş berkemal, her şey güllük gülüstanlık görünüyordu. Her zamanki tartışmalarındandır diye düşünmekle ne denli hata yaptığımı kızımın gövdesindeki tırmıkları ve morlukları görünce anladım.  Yahu bu üç yaşındaki yavruya ne oldu da böyle bir küçük bir aslana dönüştü? Tamam bu aralar bitmek bilmeyen enerjisi, hafif delikanlı edalarında zirve yaptı, benim sinirleri de yerinden oynatıyor ama kendi kendine yüksek sesle ağlama nöbetlerinden, olmadı sandalyeyi yere devirmelerden öteye gitmiyordu. Herhalde yaşamadığı 2 yaş sendromunu faiziyle birlikte çıkartıyor diye düşünüyorum. Ben, bir anne olarak başa, çıkamıyorum. Nasıl ki babamız, her türlü açıklanacak ilmi olayda” Annenize sorun” diyorsa ben de her türlü anlaşmazlık ve asayiş durumunuda babamıza havale ediyorum. Baba otoritesi bir başka oluyor canım!

Neyse, ben narin kızımı o halde görünce pek üzüldüm. Hem kardeşlerin böyle kavga etmesine, hem de oğlumun hırçın davranışınlarının affedilir tarafı kalmayışına. Elbette bir açıklama gerekiyordu bu küçük aslandan. Kendi dilinde hararetli hararetli bir anlattı bir anlattı ki duyan “kesinlikle haklı” derdi.  Anne nasihatimi vermeyi ihmal etmedim ama baktım ki aralarında pek güzel bir muhabbet başlamış zaten. Öyle ki birbirlerini pek  bi düşünür, haklarını gözetir olmuşlar.

” Anne, bir tane mısır kaldı ya sabaha, biz onu ortadan ikiye bölüp de yeriz. Taylan da ister, şimdi.”

” Anne bi de abbba bi çi vee!  ( Çevirisi, “Anne ablaya da bir çikolata ver” oluyor!)

Kız ve erkek çocukları arasındaki farklardan biri de anneyi kıskandıklarını ifade etme şekli olsa gerek. Oğlum, fazla abartmayayım ama doğduğundan beri anneyi (yani beni:))  kıskanan ve bunu belli etmekten çekinmeyen, bu uğurda her türlü zoru kullanabilceğini açıkça gösteren bir çocuk oldu. Ablasını ne zaman kucağıma alsam veya sarılsam adeta uçarak gelir, ite kaka kucağıma o küçük poposunu yerleştirirdi. Zafer kazanmış edayla oturup ablasına bakardı. Konuşmaya başlamasıyla birlikte buna son darbeyi vuran ” Anne benim!” cümlesini eklemekten çekinmedi. Oysa kızım öylemiydi! Annenin (gene ben oluyorum 🙂 her türlü ilgisine alışmış daha 3 yaşındaki bir çocuk, sonradan gelen ve adına kardeş denen bir yaramazla, tabiatına hiç de uymayan hırçınlıkla nasıl başa çıksın. Baktım, ne kadar dikkat etsem de, kıskanmasına ve üzülmesine engel olamıyorum, kıskandığı zaman bunu söylemesi için cesaretlendirdim. En azından içine atmasın dedim. Oysa bugün açıkça söylemek gerekirse, kıskançlık ve kavga olaylarında pek bir değişiklik olmadığı gibi büyüdükçe artıklarını görmüş bulunuyorum. Neyse ki ablada, duygularını açıkça ifade etme teşviki işe yaradı.

Acaba?

Kim bilir küçük dünyalarında çocuklar neler düşünüyorlar,neler kurguluyorlar?

Son olarak şunu söylemek istiyorum ki kardeş kıskançlığını önlemenin bir yolu yok. Yok efendim kardeşi doğacağı zaman, ona bir hediye alın, kardeşin sana getirmiş demeler, birine bir şey alırken öbürüne de alın demeler, işe yaramıyor. Kardeş kıskançlığı da insanoğlu var olduğundan beri süre gelen sevmek, üzülmek kadar doğal bir duygu bence. ” Efendim eskiden kardeşini kıskamak diye bir şey mi vardı. Kıyafetleri bile sırayla giyerdik! diyenlere ben inanmıyorum. Eminim kıskanıyordurlar da bunu ifade etmeyi biilmiyorlardır.

Hatırlayın, kardeşimizi destekleyen bir anne baba tavrı ile karşılaşınca: “Ben onların çocukları değilim, öleyim de görsünler,  diye kendi kendimize  hiç mi söylenmedik.:)

Şimdiki çocuklar kendini ifade etmek konusunda pek bi başarılılar. Yalnız biraz bencil, özgüvenini gereğinden fazla ortaya koyan, halden anlamayan çocuklar mı yetiştiriyoruz?  Biraz düşünmek lazım. Bu da başka bir yazının konusu.:)

Bunlar da ilginiz çekebilir:

Annenin Görev Tanımı- Bilmem Kaçıncı Güncelleme!

Kadın hangi meslek erbabı olursa olsun önemli değil, anne olunca,  acemilikte bir numara iş yükünde gene bir numara oluverir. Hali haızrda  bitmek tükenmek bilmeyen işlerin peşinde koştururken buna olmadık işler de eklenir, eklenir de eklenir desem beni bir tek anneler de anlar herhalde. Bazen kuaför, bazen kaybolmuş giysi dedektifi, bazen masal uydurucusu, oyuncak taşıyıcısı, seyyar yiyecek ve su deposu, dondurma tutucusu, çöplerin çöp kutuusna gitmeden önceki taransfer noktası… Daha saymasam iyi olacak. Bu listeye son günlerde bir yenisi eklendi benim nezdimde. “Ağız silici”.

Efendim, işten dönmüşüm. Tek isteğim şöyle üstümü değiştirip, rahat bir şeyler giyip ayacıklarımı uzatabilmek  (Ohhhh, yazması bile iyi geldi.) ve isteğimi gerçekleştirmek adına yönelmilmişim gardıroba. Ama ne mümkün. Mutfaktan bir oğul sesi:

-Anne,…. Annnnneeeeee!

-??????????

-Annnneeeee…..

-Efendim oğlum!

-Geeeellll….

-Oğlum..??..???

Bu arada ben konuşuyorum ama duyan daha doğrusu duymak isteyen yok. Sonradan kendim de niye  bu halde olduğuma şaşırdığım bir durumda yani omzumda çantam, elimde ceketim eve geldiğim görüntüde mutfağa yöneldim. O küçük ekler çikolatasının, ellerine, ağızından kulaklarına  bu kadar bulaştırınca neresini yediğini merak ettiğim oğlum, en masumane, aynı zamanda en hınzır bakışıyla;

-Annneee be eeee çok pissss! Baaa baaak! (çevirisi: Anne benim elim çok pis. Bak bak!)

Yüzünden bihaber tabi.

Neyse efendim sildim bir güzel. Suuu!! uyarısına karşı bardağını da doldurdum. Evet, tamam dedim içimden. Artık gidebilirim.

Bundan sonrasını anlatmayacağım. Zira sahne aynı oyuncular aynı. Çekim 3 oldu. Artık dayanamadım.

-Oğlum, artık büyüdün. Kendi ağzını kendin silebilirsin.

-Hayııı annee. Ben daha küçüüü!

-Hem ağznı niye ben siliyorum. Peçeten yanında. Bir değil, iki değil çocuğum. Dakika geçmiyor aradan.

-Çünküüüü sen annesin!!!

-!!!???!!

Henüz üç yaşını doldurmamış veledin dediğine bakın. Ben ne dedim peki…. Hiç bir şey. Güldüm ağlanacak halime. Bu aralar  zaten maaşallah hem çenesi hem  de edebiyatı gelişti. 🙂 Her güne en az iki yazı çıkar, o derece yani. 🙂

Bunlar da ilginizi çekebilir:

NOT: Fotoğraf internetten alıntıdır.

Kıssadan Hisse- Otoriter Anne-Baba, Mükemmel Çocuklar

Anne-baba olmak zor bir şey. Zorluğunu da tarif etmek hiç de kolay değil.  Anne-baba olmanın verdiği sorumluluk ve farkındalık(!) Davranışlarımız, kullandığımız sözcükler, hitap şeklimiz., beden dilimiz …Bir insanın hayatını ne kadar etkilediğimizin farkında mıyız? Bilinçli ,eğitimli anne babalar ve mükemmele koşan çocukları… Çocuk olmadan büyümek zorunda anne babalar ve eğitimsizliğin masum yürekleri olan çocukları…

İşte bu nedenle, artık sonuna gelmiş olduğum “Gizli Mesajlar” kitabında “Mükemmel Çocuklar” başlığını görünce, ebeveynlerin çocuklardan beklentilerini ve çocuklarını ordan oraya koşturan anne-babalarla ilgili bir yazı olacağını düşünmüştüm. Oysa beni son derece düşündüren bir bölüm ortaya çıktı. Yazıyı okurken, otoriter ebeveyn, sert babalar kaldı mı derken, hala karne korkusuyla intihar eden çocukları, evden kaçan kızlarla ilgili haberlerin varlığı, başka söze gerek bırakmadı.

untitled“Otokratik bir yaklaşımla çocuklarını denetim altında tutan anne ve babalar, yani “ya benim dediğim olur ya da benim dediğim olur” diyen anne babalar, seçtikleri yöntemin çok işe yaradığını düşünürler. Çocuklarını mükemmel olarak algılarlar. Tabi çocuklar, anne-babaları yanlarında oldukları sürece mükemmelldirler. Gerçekler, hiç de görüldüğü gibi harika değildir. Korku nedeniyle ya da anne-babalarının olası patlamasını engellemek için çocuklar, otoriteden uzak olduklarında onlara hizmet edecek olan içsel disiplini geliştiremezler.”

“Bu tarz ortamlarda yetiştirilen çocuklar otoriteden hoşlanmazlar. Otoriteyi ve kuralları ve yasaları can sıkıcı ve haksız bulurlar. Bu  çocuklar kendi duygu ve düşüncelerini ifade etmekte zorlanırlar. Uyum gösteriyor gibi gözükürler ama kendi içlerinde sessizce acı çekerler. Daha da önemlisi, sorgulamadan boyun eğmeyi öğrenen çocuklar, seçenekleri değerlendirmeyi ve doğru kararlar almayı beceremezler. Yanlarındayken bütün kararları alan anne-babalarının, otoritesinden uzakta oldukları zaman, güçlü kişilikli bir yaşıtın onları yönlendirmesine izin verirler. Bazen yanlış kişileri seçerler.”

Anne olunca, çocuklarıma kazandırmak istediğim benim için en önemli tutumlardan biri olan,  ” Kendi kararlarını verebilme ve bu bir anne-baba isteği, kararı olsa bile, hiç bir düşünceyi sorgulamadan kabul etmemeleri”  olduğunu düşününce, yukarıdaki paragrafın nasıl dikkatimi çektiğini siz de anlamış olmalısınız. Nedenini de yazar bence çok etkileyici şekilde açıklamış:

“Çocuklar, bazı savunma davranışları geliştirirler. Haksız olduklarını düşündükleri kuralları uygulamanın ve anne-babalarını memnun etmenin yollarını bulurlar. Bunu hile, kandırmaca ve sinsi planlara başvurarak yapabilirler. Böyle bir anne-babanın bilgisi dışında gelişen sessiz bir isyan bir çocuğun geleceğini mahvedebilir.

untitled1Umarım, bu yazımı okuyan herkes iyi anne-baba olmak için, iyi huylu, güçlü karakterli çocuklar yetiştirmek için emek veriyordur. Çünkü çabalamadan elde edilen hiç bir şeyin değeri de devamlılığı da olmuyor. Verilen emekler, karşılıksız kalmaz.

“Hiç bir meslek, çocuk yetiştirmekten daha önemli değildir.”

Bunları da okumak isteyebilirsiniz:

 

 

Profiterol ve Benim Çocuklar

Kadının hayatının üçte biri mutfakta geçer. Hele ki çalışmıyor da dünyanın en  sağlam sinir ve kas sistemine sahip olmanızı gerektiren işi olan ev hanımlığını yapıyorsanız, ben, buna biraz mübalağalı da olsa hayatınızın tamamı diyebilirim. Dolayısıyla hayatı mutfakta geçen annenin, çocukları da küçük birer mutfak faresi olup çıkıyor. En azından benim çocuklar öyle oldu.  Bir şeyler pişirmeyi çok severler. “Yardım edebilirmiyiiiiizzz annneee!” deyip daha cevabımızı beklemeden, “Evet, şeyyy aslında hayır, biraz bekleyin, ne yapacaksınız… ” deyip durayım, onlar,  sanki “Seni daha iyi görebilmeeek içiiin! {Lütfen Kırmızlı Başlıklı Kız’daki kurt gibi okuyun:)} der gibi sandalyelerin üzerine çıkıp kollarını sıvamış, bekliyor oluyorlar. Eh bana da artık, ” Şunu çabucak yapsaydım…”, Bakın, iki dakidada hazırlayacağım şey, kaç dakika sürdü…”,” Durun acele etmeyin…”, Dikkat ediiiin…” diye söylene söylene, bu karmaşada debelenmek kalıyor.:)

İşte böyle bir mutfak macerası yaşandı geçtiğimiz pazar günü. Çalışan anne olmanın verdiği duygusallık ve vicdan muhabesiyle, “Hadi bir şeyler yapalım” dedim. Benim çocuklar profiterolu ve ekleri pek severler. Niye?… Tabi ki anneleri  çok sevdiği için:)) Profiterol hem yemesi güzel hem de çocuklarla yapması çok keyifli.

Bir hışımla başladığımız mutfak maceramız, sonuna doğru tek tek fire vermeye başladı. Profiteroller pişince, daha rahat yiyebilmek için gruptan çaktırmadan, ayrılan oğluma, iç kremanın hazırlanmasıyla, kızım da katıldı. Ben de çikolata sosu pişince kaçayım dedim de…:) Mutfak bana baktı ben mutfağa baktım. Olmadı…:) İşte bir tatlı keyif böyle sona erdi.

123457

Ha!… Bu arada, çocuklarıyla bir mutfak macerasına çıkmak isteyen anneler için profiterol tarifi aşağıda. Afiyet olsun, keyfiniz çikolata tadında olsun!

PROFİTEROL

8Kek için

  • 1 su bardağı su
  • 125 g maragarin
  • 1 su bardağı un
  • 3 yumurta
  • 1 su bardağı kaynar su içine 125g margarin ilave edilir ve eriyince yavaş yavaş karıştırarak yapışkan bir hamur elde edilir. Ilınınca 3 yumurta teker teker hamura yedirilir. İyice karıştırıldıktan sonra kaşık yardımıyla pişirme tepsisine toplar halinde pişirme tepsisine yerleştirilir. 175C de 25 dk pişirildikten sonra,fırının sızaklığı 160C’ye düşürülüp 15dk daha pişirilir. Çok fazla kızarmasına izin vermeyin.

Krema İçin                                                                         Çikolata sosu

  • 2,5 su bardağı süt                                                            2 su bardağı süt
  • 2 yumurta sarısı                                                               7 kaşık şeker
  • 1 çay bardağı un                                                               3 kaşık kakao
  • 1 çay bardağı şeker                                                           3 kaşık nişasta
  • 2 kaşık buğday nişastası
  • 1 vanilya

Bunlar da ilginiz çekebilir: